Geçmişten günümüze insanlık kültünün en önemli yapı taşlarından biri, hiç şüphesiz ki dayanışmadır. Sevinçte de kederde de insanın insana tutunma hâli…
Sevdiklerimizi kaybettiğimizde onlar için düzenlediğimiz veda törenleri, aslında geride kalanların birbirine omuz verdiği sessiz ama güçlü buluşmalardır. Bu törenlerin görünmeyen mimarları ise dostlarımız, komşularımız ve gönül bağlarımızdır.
Acı gün de mutlu gün de konu komşu, eş dost ile yaşanır. Yakın zamanda bunu derinden deneyimledim. Eşimi ebedî yolculuğuna uğurladığım, zamanın uzayıp hiç bitmeyecekmiş gibi hissettirdiği günlerde, evime gelen iki kavanoz sıcak çorba ve o çorbalardan bile daha sıcak bir mektup, hayatımın en dokunaklı anılarından biri oldu.
Mektup şöyle başlıyordu:
“Sevim Hanım;
18 numaralı daireden Ayşen. Başınız sağ olsun. Allah sizlere sabır ve dayanma gücü versin. Tarhana çorbasını sabah yaptım, kaynarken kapattım; iki aya kadar dolapta bekleyebilir. Yapabileceğim bir şey olursa her zaman seve seve. Nuri Bey’in mekânı cennet, makamı âlâ olsun.”
Samimi, içten ve gösterişten uzak… Bir mektubun ve bir kap çorbanın, insanın yüreğine bu kadar dokunabileceğini o gün bir kez daha anladım.
Çağımızın gereklilikleri; uzun ve yorucu mesailer, karmaşık yaşam düzenleri, insanı hayatta daha aktif kılarken komşuluk ilişkilerini ne yazık ki zayıflatıyor. Ancak tüm bu yoğunluk, bir tencere çorba kaynatmaya ya da birkaç satır içten bir not yazmaya engel değil. Ayşen Hanım bunun en güzel örneğiydi.
O sıcacık mektubun sahibiyle, iş yoğunluğu nedeniyle ancak iki-üç gün sonra bahçede karşılaştık. “İşte o mektuplu çorbaların sahibi komşumuz Ayşen Hanım” diyerek tanıştırdılar bizi. Çorbası ve mektubu kadar sıcaktı kendisi de.
Yıllardır aynı binada yaşıyor olmamıza rağmen, zamanın getirdiği koşturmaca, yeni yaşam alanlarının sosyal birlikteliği zorlaştırması ve en önemlisi geleneklerimizden uzaklaşmış olmamız, bizi birbirimize yabancı kılmıştı. “Ona ne gerek var, buna ne gerek var” diyerek bir kenara bıraktığımız nice töre, aslında bizi birleştiren, bizi biz yapan değerlerdi.
Bu yaşadıklarım bana bir kez daha gösterdi ki geleneklerimiz yalnızca düğünlerden, toy ve törenlerden ibaret değildir. Onlar; bir tas çorba, bir kap yemek, bir kapı eşiğinde de olsa söylenen “başın sağ olsun” cümlesidir. Ayşen Hanım ile başlayan bu tanışıklık, zamanla yeni dostluklara, yeni gönül bağlarına dönüştü.
Eskiden ne düğün toyunda ne cenaze yasında ne de gönül tasında kepçesiz kalan bir çorbamız olurdu. Cenaze evine götürülen sıcak yemekler, unutulmaya yüz tutmuş geleneklerimizden sadece biridir. O sofralarda “Ölülerimize rahmet, yiyenlere şağlık ve afiyet” temennileri dilerken; aslında birlik, beraberlik ve dayanışma paylaşılırdı.
Bugün belki her şey daha hızlı, daha bireysel. Ama bir kepçe çorbanın hâlâ bir kalbi ısıtabildiğini, bir mektubun bir insanı ayağa kaldırabildiğini unutmamak gerekiyor. Çünkü kültür dediğimiz şey, tam da bu küçük ama anlamlı dokunuşlarda yaşar.
Sevim KILIÇ
Yazar
